İstemeden Geldiğim Dünya’da Neden İnanmak İle Mükellefim? (Bir Ateist-Deist Şüphesi)

İstemeden Geldiğim Dünya’da Neden İnanmak İle Mükellefim? (Bir Ateist-Deist Şüphesi)

Neden Dünya’ya Geldim? Bana Sorulmadan Getirildiğim Dünya’da Neden Sorumlu Olayım?

      Bir yaratıcının var olduğunu kabul etmeyen ya da olmadığını dile getiren inanç sistemlerini benimseyen kişilerin şüphelerinden birisi de kendi iradeleri olmaksızın geldikleri Dünya’da neden Allah’a iman ile sorumlu olup, inkar ettikleri taktirde cezalandırılacakları meselesidir.

İddia’nın Tahlili

Bahsettiğimiz iddiada iki ayrı soru yer alır;
1-İradem olmadan neden yaratıldım?
2-İradem olmadan yaratıldığım yeryüzünde neden iman ile sorumluyum?

Bu soruları soranların ifade etmek istedikleri şey, kendilerine sorulmadığı halde yaratılmaları ve istemeden geldikleri bu dünyada kulluğa mecbur bırakılıp, iman etmedikleri taktirde azap görmelerinin bir “zulüm” olmasıdır. Soruların cevabına geçmeden önce ilk olarak buraya odaklanmamızda fayda var.

Adalet, Zulüm ve Lütuf(İyilik) Kavramları Üzerine Mülahaza

     Her akıl adaletin güzel, zulmün ise çirkin olduğu konusunda hemfikirdir. Ve adaletin bir lütuf; yani kişinin fazlı kereminden doğan bir iyilik olmadığını kabul eder ve zaten olması gereken şeyin bu olduğunu söyler. Yani adalet olması gerekenin ta kendisiyken, lütuf kişinin kendi inisiyatifi  ile yaptığı iyiliktir. Babası tarafından abisiyle eşit bölüşmek şartıyla kendisine yüz lira verilen bir kişinin abisine elli lira vermesi adaletin bir gereği iken, kendi payından on lirayı da vermesi kendi inisiyatifi ile yaptığı bir iyiliktir. Burada adalet ile lütuf arasındaki bu ince farkı anlamak, hem konumuzun başlığında sorduğumuz sorunun, hem de Ateist ve Deist çevreler tarafından sorulan daha birçok sorunun cevabını vermekte bize  yardımcı olacaktır.

     Adalet ile lütuf kavramlarının netice itibarıyla bizlere ifade ettiği manaya değinmekte fayda var. Şöyle ki; “Olması gereken şey” olarak tanımladığımız adalet, gerçekleştiği taktirde kendisinden dolayı failine minnet duyulması zarûrî olmayan bir iştir. Yani âdil olan kişiye adaletinden dolayı teşekkür etmek bir nezâket gereği olmakla birlikte zarûrî değildir. Çünkü âdil kişi yapılması gerekeni yapmış, hakkı sahibine teslim etmiştir. Dolayısıyla O’na karşı minnet duymak zarûrî değildir. Söz konusu misalimizde kendisine babasının verdiği yüz liranın yarısını teslim eden kişiye karşı abisi teşekkür etmekle yükümlü değildir. Dolayısıyla minnet duymamasından ötürü kınanmaz.

     Aklın kendisini güzel görmesi konusunda adalet ile eşit olan lütuf, netice itibarıyla adaletten ayrılır. Karşı tarafın kendi inisiyatifini kullanarak iyilikte bulunması manasına gelen lütuf,  adaletten farklı olarak teşekkürü gerekli kılar. Yani bir kimse kendisine lütufta bulunan kişiye karşı zaruri bir netice olarak minnet duyar. Zira O kişi kendisine mecbur olmadığı halde iyilikte bulunmuştur. Sizi evinize kadar götüren bir taksicinin hakkı olan parayı sizden alması adalettir. Ve bu parayı verdiğiniz için size teşekkür etmemesi çirkin karşılanmaz. Fakat hak ettiği paradan fazla olarak bahşiş verdiğiniz taktirde sanki hak ediyormuş edasıyla hiçbir şey yokmuş gibi o parayı alıp yoluna devam etse bu durumda taksici yaptığı bu hareketten ötürü kınanır ve bu eylemi çirkin görülür.

     Adalet ve lütuf kavramlarını anlattıktan sonra sıra geldi zulüm kavramına.. Kısa tabiriyle zulüm; hakkı yerine teslim etmemektir. Bu umumi tarifi birkaç misal ile açıklayalım: Mesela sizin bir bahçeniz olduğunu düşünelim. Siz bu bahçenin herhangi bir yerine, herhangi bir meyve ya da sebze dikebilirsiniz. Ya da hiç ekmeden boş vaziyette de bırakabilirsiniz. Sizin istediğiniz bölüme, istediğiniz meyveyi ekmeniz zulüm olarak karşılanmayacağı gibi, boş bırakmanızda zulüm olarak karşılanmaz. Zira burada söz konusu bahçe sizin mülkünüz kapmasındadır. Kişinin mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunması her aklın kabul ettiği bir gerçektir. Fakat senaryoyu birde şöyle tasarlayalım: Yoldan geçen biri sizin bahçenize giriyor ve herhangi bir kısmında bir ekim işlemi gerçekleştiriyor. Burada sizin boş bırakmayı tercih ettiğiniz tarlada, hakkı olmayarak tasarrufta bulunan kişinin yaptığı bu iş zulümdür. Zira hakkı yerine teslim etmemiş, tasarruf hakkının tamamen size ait olduğu bir bahçede tasarruf etme işini gasp etmiştir. Bu ise zulümdür.

Söz konusu şüphelere cevap vermeden önce, son olarak sorumuzun içeriğindeki ana etken olan Yaratıcı kavramını da ele alalım.

İslam’a Göre Yaratıcı Kimdir?

    Daha önceki yazılarımızda da sürekli olarak vurguladığımız gibi bir mesele hakkında konuşmadan önce o meselenin içeriğini analiz etmeli, bir soruya cevap vermeden önce o soruda geçen kavramların tahlilini yapmalı ve konu bu kavramları anlayarak tartışılmalıdır. Şu an üzerinde durmakta olduğumuz konuda ise sorumuz, yaratıcının irademiz olmadan bizleri yaratması ve bu yaratmadan ötürü neden sorumlu olduğumuzdur. Bu soruyu doğru cevaplamak ve verilen cevabı doğru kavramak için İslam dinine göre yaratıcının kim olduğunu ve özelliklerini bilmemiz gerekmektedir.

     İslam’a göre yaratıcı Allah’tır. Ve Kur’an’a göre Allah hiçbir varlığa benzemez. Şekli yoktur. Cisim değildir. Kimseden doğmamıştır ve kimseyi doğurmamıştır. Hiçbir şeye ve hiçbir kimseye muhtaç değildir. Ancak her varlık O’na muhtaçtır. O, yaptığı her şeyi bir hikmet ile yapar; biz bazısını anladık, bazısını anlamadık. Bir kısmını ilerde anlayabiliriz, bir kısmını ise hiç anlamayacağız. O sonu olmayan bir güç sahibi olmakla birlikte kimseye zulmetmez. Adam kayırmaz. O’nun terazisi şaşmaz. O’na iman edenler kaygı ve tasalardan kurtulurlar.

Cevap ve Netice

    Allah’ın varlığının delilleri” başlıklı yazımızda da açıkladığımız ve biliminde Big Bang teorisiyle ortaya koyduğu evrenin sonradan meydana gelmesi gerçeğinin önünde, kainatın bir yaratıcısı olmadan kendiliğinden meydana gelmesi tezinin akla muhal olduğunu kabul etmek mecburiyetindeyiz. Bu kabul, insanı diğer tüm canlılardan ayıran en temel özellik olan düşünme kabiliyetinin çok rahatlıkla varacağı bir neticedir.

     Bunu kavradıktan sonra şurası da kendiliğinden anlaşılacak ki her şey, kendisini yoktan var eden kişinin mülkündedir. Yani yer, gök, uzay, dünya ve içindeki her şey, kısacası tüm evren kendisini yaratan Allah’ın mülküdür ve O’na aittir. Yukarıda da değindiğimiz gibi kişi kendi mülkünde dilediği gibi, dilediği şekilde tasarruf edebilir. Bu sorgulanamayacağı gibi zulüm olarak da sayılamaz. Dolayısıyla Allah’ın bizleri yaratması, kendi mülkünde gerçekleştirdiği tasarruflardan biridir. Her şeye gücü yeten, yaptığı her işi bir hikmet ile yapan, kimseye zulmetmeyen ve adalet terazisi hiç şaşmayacak olan Allah’ın bizleri yaratması da bir zulüm sayılamaz.. Allah’ın bizleri yaratması, O’nun bize göstermiş olduğu bir lütuf, bizlere yapmış olduğu iyiliğidir. Zira Allah, mülkün sahibi olduğu için bizleri yaratmak mecburiyetinde değildi. Fakat bizleri yokluk aleminden çıkararak kendisini tanımak, rızasını kazanmak ve böylece ebedi saadet olan cennete ulaşmak fırsatını bizlere vermiştir. Bu ise “kulluğu ve teşekkürü gerektiren” bir lütuftur.

     Burada akla “çekilen çile ve sıkıntılar” gelebilmektedir. Fakat biraz insafla ve biraz İslam dininde yer alan Allah inancıyla beraber düşünüldüğü taktirde dünya içinde çekilen sıkıntıların her birinin cennet hayatını kazanmak için bir fırsat olduğu anlaşılacaktır. Fakat meseleleri Kur’an ve Sünnet’i bir bütün olarak düşünmeden, parça parça ele almak ya da kulaktan duyma bilgileri din yerine koyup buna göre hayatı sorgulamak kişiyi doğru sonuçlara asla çıkartmayacaktır.

Eskilerin dediği gibi: Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör, Hiç kimse duymak istemeyen kadar sağır değildir.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları doldurunuz. *

You may use these <abbr title="HyperText Markup Language">HTML</abbr> tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Araç çubuğuna atla