İslam’da Ne Delildir? Ne Delil Değildir?

İslam’da Ne Delildir? Ne Delil Değildir?

     İslam Dininde Ne Delildir? Ne Delil Değildir?

     Akla önem veren tüm yapıların bir usûlü vardır. Zaten akıl da haddi zatında sistematizeliği savunur. Usûlü ve yöntemi olmayan yapılar yok olmaya mahkumdur. Başarının sırrı da buradadır zaten. Yöntemi olmayan, stratejisi bulunmayan, belirli bir uslûbu takip etmeksizin savaşan bir grup, sistemli ve düzenli bir ordu karşısında er yada geç yenilmeye mahkumdur.

     Günümüzde Cuma’ya ve Cami’ye sıkıştırılmaya çalışılan İslâm dini, hakikatte insanların birbirleri ile olan muamelelerine, aralarındaki ticâri hukuka, anlaşmalarına ve anlaşmazlıklarına, çatışmalarına ve ortaklıklarına, aile hukuna, evlenme ve boşanmalarına, hırsızlık, iftira, katl gibi toplumda işlenen suçlara, diğer devletler ile olan savaş ve barış hukukuna ve daha bir çok meselelere dair hükümler içeren, kısacası  tüm yaşamı kuşatan bir din olup, bu dinin kutsal kitabı Kur’an da, tüm çağlara yönelik bir çağrıdır. Yani günümüzde sönük ve çarpık olarak gösterilmeye çalışılan islâm dini, Allah Teala’ya inanmayan insaf ehli kişiler tarafından bile cımbızlanmayıp bir bütün olarak gözlemlendiğinde hayretler uyandıran bir sistemi çağrıştırmaktadır.

     Basit bir teknolojiye sahip bir aletin bile parçaları arasındaki bağlantı kurulumunda bir sıralama varken, İslâm dini gibi kıyamete kadar gelecek olan tüm insanlara dünya ve ahiret kurtuluşunu sunan ve bünyesinde devlet yönetimine dair kanunlar barındıran bir dinin ve  Kur’ânî sistemin bir usûlü olmadığını söylemek oldukça gülünç olacaktır.Buna binaen bu yazıda, fer’î meselelere girmeden, zihinlerde bir şablon oluşturmak adına dini anlama konusunda dikkat edilmesi gereken bazı usûllere değineceğiz.

A-Delîl Nedir?

     Her iddia delile muhtaçtır. Dînî konularda da söz söyleyen kişi, ilgili meselenin İslam’daki yerine dair bilgili olmak zorundadır. Bu bağlamda ilk olarak delilin ne olduğunu göreceğiz.

     Aslen arapça bir kelime olan delil; “Kişiyi neticeye götüren iz, emâre, ipucu, kanıt, ispat” gibi manalara gelmektedir.
Istılâhî (terimsel) olarak ise delîl; “Kendisini bilmek ile, başkasının bilindiği şey”[1] demektir. Buna göre kendisini bildiğimiz şey delîl, delili bilmek ile ulaştığımız şey medlûl, delilin medlûle götürmesi işine de delâlet denir.

B- İslâm Kaynaklarında Yer Alan Delillerin Bize Ulaşması

     dinikaynaklarİslam dini, her şeyi ile beraber haberler bütünüdür. Allah Rasul’u sallallahu aleyhi ve sellem’in Cebrail vasıtasıyla Allah teala’dan alarak bizlere getirdiği Kur’an da, sahabelerin Allah Rasul’u sallallahu aleyhi ve sellem’den alarak sonraki nesillere aktardıkları Hadis’de bir çeşit haberdir. Haberler üzerine kurulu olan bu dinin alimleri, söz konusu “haberlerin bizlere geliş yolunu ve şeklini özel olarak incelemişler ve birçok süzgeçlerden geçirmişler, sağlamını, zayıfını ve aslı astarı olmayanını ayırt etmişlerdir.  Dolayısıyla haberlerin her biri delil teşkil etmeyip, ancak belirli kriterleri kendisinde barındırmış olanları makbul sayılmıştır.

a)Haberlerin geliş yolu ikidir;

1)-Mütevâtir haber: Yalan üzere toplanmaları aklen ve vasfen mümkün olmayacak kadar çok sayıda kişilerin naklettiği haberlere “mütevâtir haber” denir. Mesela İstanbul’un Osmanlı devleti tarafından fethedildiği, Osmanlı’dan önce ise Bizans toprağı olduğu, nesilden nesile sayılamayacak kadar çok kişiler tarafından aktarılmaktadır. Aynı şekilde bugün Amerika isimli bir ülkenin varlığı; gözlerimiz ile görmek sûretiyle tarafımızdan teyid edilmiş olmasa bile inkarı mümkün olmayacak kadar çok kişiler tarafından bizlere aktarıldığı için “mütevâtir haber” kısmındandır. Kur’an-ı Kerim’de ilk dönemden bugüne kadar büyük kalabalıklar vasıtasıyla aktarılarak bizlere ulaşmıştır. Yine bazı hadislerde tevâtür derecesine ulaşmış olup, inkârı Kur’an ayetini inkar gibi olmaktadır. Bugün bir takım ateistlerin ortaya attığı Muhammed diye birinin varlığı şüpheli.” şeklindeki iddia da bu açıdan bakıldığında batıl olduğu ortada olan bir iddiadır. Zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yaşadığı, o dönemden günümüze kadar nesiller boyu büyük kalabalıklar tarafından aktarılmıştır. Bu konuyu tartışmak bile, asırlar boyu gelmiş insanların aklına hakaret niteliğindedir.

2)-Haber-i Vâhid: Mütevâtir derecesine ulaşacak kadar çok kalabalıklar tarafından nakledilmeyip, daha az sayıda kişilerin naklettiği rivâyetlere  “haber-i vahid” denir. Böyle haberler “sahih” bir silsile ile, yani güvenilir kişiler silsilesi ile geldiği  taktirde muhtevasının gereğince hareket etmek gerekli olmakla birlikte böyle haberler mütevâtir haberler kadar kuvvetli bilgi ifade etmezler.

Mütevâtir haberler tartışmaya kapalı olacak kadar güvenilirdir. Bundan dolayı İslam Alimleri daha çok ikinci kısım üzerinde durmuş, gelen haberlerin kritiğini yapmış, bir çok süzgeçten geçirmiş ve asılsız, uydurulmuş haberleri elemişlerdir.

-Haber-i Vahid ile Kur’an Çelişirse ?

     İslam uleması gelen rivâyetleri tenkit için ortaya koydukları yöntemlerde en ufak bir boşluk bırakmamıştır. Nitekim haber-i vahid, kendisine güvenilmeyen raviler tarafından bizlere ulaştıysa bunlara râvilerin durumuna göre “mevzu(uydurulmuş)” yada “zayıf” demişlerdir. Hakkında “mevzu” (uydurulmuş) hükmü verilen haberler  dinde delil teşkil etmezler. Dinde delil teşkil etmeyen bu haberler bazı dinî kitaplarda geçse bile bu durum kitabın yazarının hatası olup, İslam dinine ve müntesiplerine dair herhangi bir bağlayıcı tarafı yoktur. Böylesi rivâyetler sebebiyle İslam eleştirilemez, İslâm ehli yadırganamaz. Zira tüm usûl kitaplarımız böyle rivayetlerin “dini bilgi” teşkil etmeyeceğini yüzyıllar boyunca söylemiş, birçok hadis alimi asırlar öncesinde yazdıkları mevzuat kitaplarında aslı olmayan rivayetleri toplayıp bunlar dinden değildirdemişlerdir. Hakkında “zayıf” hükmü verilen rivâyetler ise “dinde kesin bilgi” ifade etmezler. Böyle rivâyetler ile helal yada haram hükmü sabit olmaz. Bazı ateist çevrelerin aslı astarı olmayan ve İslam alimleri tarafından eleştirilen rivâyetleri ele alarak İslam dinini eleştirmeleri bu açıdan bakıldığında yanlışlığı ortadan olan bir harekettir.

     Meselemize dönecek olursak; eğer haber-i vahid güvenilir râviler aracılığıyla bizlere ulaştıysa o halde bakılır;
Eğer Kur’an ayetlerine yada meşhur sünnete direkt olarak zıt düşmüyorsa kabul edilir. Eğer cem etme imkanı olmayacak şekilde bir zıtlık söz konusuysa, o halde böyle bir rivayet itibara alınmaz ve burada râvilerin hatasından kaynaklı bir sorun olduğuna hükmedilir.

C) Haberlerin Sıhhat Dereceleri

1-Mütevâtir haber: Tevâtür derecesine ulaşan haberler, kendisinde şüphe barındırmayan haberlerdir. Kur’an ayetlerinin tamamı sübût; yani bize ulaşması bakımından mütevatirdir. Bununla beraber bazı hadislerde mütevatir olup, inkarı kişiyi küfre götüren cinstendir.

2-Haber-i Vahid: “Tevâtür derecesine ulaşmayan haberler” olarak tanımladığımız haber-i vahid, hadis alimlerinin incelemelerine tabi tutulan haberlerdir. Burada yazamayacağımız kadar uzun ve teferruatlı olan, hakkında ciltlerce kitaplar yazılan kaideler ve yöntemler kullanılarak, gelen tüm haberler incelenmiş ve doğrusu yanlışından, hatalısı hatasızından ayrılmış, aslı astarı olmayan rivâyetler belirtilmiştir. Bu kaideler ve yöntemler kullanılarak birçok süzgeçten geçen rivayetler; Sahih, zayıf yada mevzu hükmünü almıştır.

a)Sahih: Adalet bakımından güvenilir, hafızaları ise kuvvetli olan râviler tarafından yapılan ve aynı zamanda diğer sahih hadislerle ve Kur’an ayetleri ile bütünüyle çakışmayan rivâyetlere “sahih” hükmü verilir.

b)Zayıf: Adaletleri bakımından güvenilir olsalar da, hafızaları bakımından tam olarak itimat edilemeyen râvilere sahip olan, yada hem adalet hem hafıza yönünden itimat edilen ravilere sahip olsa bile, diğer sahih hadisler ile yada Kur’an ile bütünüyle çakışan rivâyetler “zayıf” hükmünü alırlar. Böyle rivâyetler “dini bir bilgi” ifade edebilir denilse bile, “dinin ta kendisidir” denilemez. Böyle rivâyetler dinde işlenecek bazı faziletli ameller hususunda malumat verseler bile, kendilerine itimat edilerek hüküm bina edilemez ve var olan bir hüküm kaldırılamaz.

c)Mevzu: Râvileri arasında yalancılığı ispat edilen kişilerin bulunduğu rivâyetler ile, Kur’an’a ve selîm akla zıt olan rivâyetler “mevzu (uydurulmuş)” olarak isimlendirilirler. Bu çeşit rivayetlerin İslam dini açısından hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Bazı İslami kitaplarda bu çeşit rivayetlerin bulunması, bunların uydurulmuş rivayetler olduğunu bilmeyen kitap yazarının hatasıdır. Zayıf rivayetlerin aksine bu rivayetler dini açıdan herhangi bir malumat dahi veremeyen rivayetlerdir. Mevzu rivayetler üzerine hüküm bina edilmez, var olan hükümler kaldırılmaz. Bir takım ateistlerin bazı muteber olmayan kitaplarda yada sıradan internet sayfalarında gördükleri haberleri İslam’a mâl etmeleri ve yine bazı Müslümanların bu çeşit rivâyetler sebebiyle sahih hadislere karşı olan tutumları, meseleyi henüz kavrayamamalarının bir neticesidir.

  1. D) Haberlerin Değer Sıralaması

     İslâmî ilimlerin hiçbir dalında, gelen her haber delil olarak kullanılmamış olup, geçtiğimiz satırlarda kısmen değindiğimiz metotlar kullanılmak suretiyle ayıklananlar ve belirli kriterleri kendisinde bulunduranlar delil olarak kullanılmıştır.Bununla birlikte, ilgili kriterleri geçen her rivâyet de gelişi güzel kullanılmamış, her biri kuvvetine göre değer kazanmıştır. Sahih rivâyetler ile çakışmayan zayıf rivâyetler, kuvveti nispetince dinde yerini bulmuş ve zayıf olması sebebiyle kendisi ile haram yada helal hükmü konulmamıştır. Böyle rivâyetlerin muhtevasının gereğince amel etmek sünnet, müstehap yada mendup sayılmış, bu ameli işlemeyen kişilere ne dünya da nede ahirette bir ceza uygulanacağı dillendirilmemiştir.

Sahih rivâyetlere taban tabana zıt olan zayıf hadislerle ise hiçbir surette amel edilmemiştir.

Birbirleri ile ilk bakışta çakıştığı gözlemlenen sahih hadisler ise gereğince cem edilmiş, cem’in mümkün olmadığı yerlerde ise bir takım kaide ve karîneler gözetilerek tercihe gidilmiştir.

  1. E) Haberlerin Kaynakları ve Aidiyetleri

     Mütevâtir haberler ile haber-i vahid kısmında yer alan “sahih” haberlerin İslam dinini ve İslam hukukunu şekillendiren haberler olduğunu söyledik. Peki “tevâtür yolu ile gelen her haber ve râvilerinin her birisi güvenilir olan sahih haberlerin tamamı” dini açıdan makbul müdür? Yoksa aralarından muhtevası reddedilenler var mıdır?

Evet; bir haber mütevatir yolla yada sahih yolla gelebilir. Fakat bu tek başına o haberin içerdiği bilginin de doğru olduğu manasına gelmez. Kur’an’ı Kerim’de Firavun’un kendisi için “Ben sizin en yüce rabbinizim!”[2] dediği  nakledilmiştir. Bu bilginin bize geliş yolu mütevâtirdir ve biz, Firavun’un kendisini ilah olarak gördüğünden şüphe duymayız. Fakat bu durum bu sözün doğru olmasını gerektirmez.

Böylece gelen her “sahih” rivayette kendisi ile amel edilen, itibara alınıp üzerine hüküm bina edilen rivayetler değildir. Dinde amel edilmesi caiz olan ve itibara alınarak üzerine hüküm bina edilen rivâyetler, kaynağı doğru olan rivâyetler olmalıdırlar.

-Rivayet Kaynağı Ne Demektir? Rivayet Kaynakları Nelerdir?

     “Rivayetin kaynağı” dendiğinde genel olarak “hangi kitapta, nerede” geçtiği kastedilse de biz burada rivayetin son noktada kime/nereye dayandığını, yani söz konusu rivayetin ilk çıkış noktasını kastediyoruz.
Bir rivâyetin İslam hukukunda “muteber, kullanılabilir ve geçerli” olması için güvenilir kişilerin nakliyle gelmesinin yanı sıra, çıkış noktası olarak da “üzerine hüküm bina edilebilecek bir kaynağa” dayanmış olması gerekir.

     İslâm inancında hükmetme hakkı Allah azze ve celle’ye aittir. Hakiki manada “Hakim” olan kişi sadece Allah tealadır. Kur’an’ın ifadesi ile Allah Teala, Peygamber’e de hükmetme yetkisi verdiği için Allah Rasul’u sallallahu aleyhi ve sellem’e de mecaz manada “Hakim” denir. Bunun dışında Kur’an ayetlerinin kendisine “doğrudan” hüküm yetkisi verdiği kimse yoktur. Bu girizgahtan anladığımız gibi, İslam hukukunda bir konuda hükmedileceği zaman, konu ile ilgili gelen haberlerin sağlam, güvenilir kişiler tarafından aktarılması yeterli olmayıp, rivâyetin kaynağında da “hükmetme yetkisini kendisinde bulunduran Allah Teala ve O’nun Elçisi” bulunmalıdır.

Dolayısıyla;

1-Sahabelerin Kur’an ve hadislere bakarak yaptıkları ictihatlar,
2-Mezhep imamlarının Kur’an ve hadislere bakarak yaptıkları ictihatlar,
3-Sahabe, tabiin, tebe-i tabiin ve günümüze kadar gelen tüm İslam bilginlerinin, Kur’an ayetleri ve hadisler ışığında ortaya koydukları tüm yorumlar,
4-Aslen Yahudi yada Hıristiyan kitaplarında bulunan ve bir şekilde İslâmî kitaplarda zikredilen rivayetler,
5-Alimlerin günlük, siyâsi ve toplumsal konulara dair söyledikleri sözler, verdikleri demeçler,
6-Velîlerin kerâmetlerine, hallerine dair aktarılan menkıbeler,
7-İnsanlara öğüt ve ibret için zikredilen fakat Kur’an ayetleri ve sahih hadisler içerisinde bulunmayan kıssalar,
8-Müfessirlerin tefsir kitaplarında ayetleri tefsir ederken zikrettiği ve yorumlar,
9-Fıkıh kitaplarında geçen fakat Kur’an ayetleri ve hadisler içerisinde “doğrudan kendisine değinilmeyen” konular

ve daha zikredemediğimiz bir çok şey dinin kendisi” değildir. Yukarıdaki saydığımız maddelerin birçoğu, İslâm dini içerisinde aslen yeri olan şeylerdir. Fakat içerikleri itibarıyla Allah tealadan gelen bir hüküm ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen bir açıklama gibi bağlayıcılığı yoktur. İslâm dinine göre Kur’an’da Allah tealanın “namaz kılın” emri, yada “şarap içmeyin” şeklindeki yasağı tartışmaya açık değildir. Bu emir ve yasak islamın kendisidir. Aynı şekilde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin “Erkeklere altın takmak haram kılındı.” sözü tartışmaya kapalı olup, İslam’ın ta kendisidir. Fakat bunlar dışında, ayet ve hadislerde yer alan hükümlere kıyasla bazı hükümlere varan alimlerimizin sözleri ve vardıkları neticeler, bizim için değerli olmakla birlikte “islamın ta kendisi” değildir. Yada bir sahabenin bir meselede Kur’an ve hadise bakarak yaptığı ictihadın neticesi, tarafımızdan kabul edilse ve amel edilse bile “dinin ta kendisi” değildir. Biz ayetlerde ve hadislerde geçen hükümlere “hata” payı vermezken, bunların “hatalı olabileceğini, yanlış ihtimali bulunduğunu” söyleriz. Bunun sebebi ise bu sözlerin sahiplerinin “Hakim” olmamalarıdır.

     Tüm bu anlattıklarımıza binaen; bir takım ateistlerin, islâmî kitaplarda gördükleri bazı bilgileri islâmî açıdan “mutlak bilgi” kabul etmeleri ve neticesinde islamı ve Müslümanları suçlamaları son derece yanlıştır. Bu durumun temelinde yine bilgi ve metod eksikliği yatmaktadır. Örnek verecek olursak; Dünya’nın yuvarlak olduğunun henüz bilinemediği çağlarda o zamanki teknolojik ve bilimsel imkanlar ile varılan sonuç ve o zamanki yaygın görüş Dünya’nın düz olduğu yönünde idi. O zamanlarda Kur’an ayetlerini tefsir eden alimler, ayetlerde geçen bazı ifadelere bakarak bu yaygın görüşü doğrulayan bazı “çıkarımlarda” bulunmuşlardır. Ayetten yapmış oldukları bu çıkarım dinin ta kendisi olmayıp, onların kendi “anlayışlarıdır.” Bundan dolayı artık bugün Dünya’nın yuvarlak olduğu şüphe götürmeyen bilimsel deliller ile ispat edildikten sonra yanlış olduğu kesinleşmiş olan şey Kur’an’ın bilgisi değil, o sözü söyleyen kişilerin şahsî çıkarımlarıdır. Yani yanlışlanan şey İslâmi bilgi değildir. Çünkü İslâmi bilgi, yukarıda da değindiğimiz gibi kaynağı sadece Allah Teala ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme dayanan bilgilerdir.

F) Kur’an ve Hadislerden Bilgi Elde Etme Şekilleri

     Yukarıda özetle “Din denilen olgunun özünü Kur’an ve Sünnet’in oluşturduğunu, Kur’an ve Sünnet dışındaki bilgilerin bizler tarafından makbul dahi karşılansa kesinlik ifade etmediğini” anlatmaya çalıştık. Bunu beyan ettikten sonra değinilmesi zaruri olan bir mesele ise Kur’an ve Sünnet’ten bilginin nasıl elde edileceği meselesidir.

     Kur’an ayetlerinin bizlere ulaşması yolunda şüphe yoktur. Hadislerden ise yukarıda belirttiğimiz kriterleri kendisinde bulunduran “sahih” olanlarının delil teşkil ettiğini söylemiştik. Peki Kur’an ayetleri ile Sahih hadisleri nasıl anlayacağız? Ayet ve hadislerin muhtevasından bilgiyi nasıl elde edeceğiz?

     Burada şunu ifade etmemiz gerekir ki her dilde olduğu gibi Arap dilinde de belağat/edebiyat sanatı vardır. Hatta dillerin yapısını inceleyenler de kabul edecektir ki Kur’an Arapçası içerik olarak çok zengin bir edebî sanata sahiptir. Dolayısıyla bu dili anlamanın da bir metodu, yolu, usûlü elbette olacaktır.

Kısaca özetleyecek olursak;

1-Kur’an ayetleri ve hadisler ya doğrudan kastedilen manayı ifade eder.
Misal: “قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ” “De ki: O Allah tektir.” (İhlas suresi, 1)

2- Ya kastedilen mana işaret yoluyla ifade edilir.
Misal; وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُـتِمَّ الرَّضَاعَةَۜ وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِۜ  “Emzirme işini tamamlamak isteyen için analar çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların (o annelerin) normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak da çocuk kendisi için doğurulan kişinin borcudur.”
Kırmızı renk ile belirttiğimiz ifadeden anlıyoruz ki çocuğun nesebi babaya aittir. Bu Kur’an’ın bize açıkça ifade etmeyip, sadece işaret yoluyla ifade ettiği bir hükümdür.

3- Yada kastedilen mana delâlet yoluyla ifade edilir. Nitekim Allah Teala anne-babaya davranış hakkında şöyle buyurur;

“……فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ..….”  “……onlara uf deme…”
Burada geçen “uf” kelimesi bir sestir. Lugavî / Sözlüksel olarak manası yoktur. Fakat delâlet ettiği mana “eziyet, sıkıntı vermek” şeklindedir. Bundan ötürü ebeveyne karşı kullanımı yasaklanmıştır. Dolayısıyla delâlet  yolu ile anlarız ki, söylendiği taktirde ana-babaya sıkıntı verecek, onlara eziyet olacak her türlü söz bu ayetteki yasağa dahil olup, bu yasaklık yine ayete bakarak idrak edilmiştir. Bu mana Kur’an tarafından “doğrudan” ifade edilmediği gibi, işaret yoluyla da belirtilmemiş, ancak delâlet yolu ile anlaşılmıştır.

     Bunlar dışında gerek Kur’an ayetlerinin içinde, gerek hadislerde geçen cümlelerde yer alan ifadelerin bir kısmı hakikat mana için kullanılırken, bir kısmı mecaz mana için kullanılmıştır. Bir kısmı umûmî bir mana ifade ederken, diğer kısmı husûsî mana ifade etmiştir. Bazı lafızlar birden fazla mana ifade ederken, bazıları bu manalardan birine indirgenmiştir. Uzun gideceğinden dolayı burada tek tek zikretme fırsatımızın bulunmadığı, fakat usul kitaplarında geniş olarak ele alınan bu bilgiler, Kur’an ve Hadislerin doğru anlaşılmasını sağlayan verilerdir. Bu bilgilere sahip olmadan Kur’an ve Hadis’e bakmak, şaşı olan kimsenin çok ufak bir hat ile yazılmış karışık bir yazıyı okuması gibidir.

NETİCE

Geride geçen tüm ifadelerimizden anlaşıldığı üzere;
1- İslâm kendi içerisinde kusursuz bir sisteme sahiptir.
2- Her gelen haber delil olarak kabul edilmemiştir.
3- Gelen tüm haberler belirli bir takım metot ve yöntemler kullanılarak süzgeçlerden geçirilmiştir.
4- Gerekli kriterleri barındırsa bile her haber sorgusuz kabul edilmemiş, kaynaktaki kişiye/kitaba bakılarak hareket edilmiştir.
5- Her delil bir tutulmamıştır. Kuvvet derecesine göre deliller sıralanmış ve her bir delil kuvvetine göre hüküm ifade etmiştir.
6- Kur’an ve hadislerin anlaşılması rastgele, sıradan bir Arapça bilgisi ile olmayıp, çeşitli bilgileri kendisinde barındıran belağat ilmine muhtaçtır.
7- Metotsuzluk, yanlış metot, bilgisizlik ve eksik bilgi, İslâm’a ve Müslümanlara karşı haksız tutuma sebep olmaktadır.
8- İslâmî bilgileri kendisinde barındıran kitapların içindeki her bilgi “din değildir.”
9- Kur’an ve hadislerin doğrudan kendisine temasta bulunmadığı konularda yapılan yorumlar, yazılan yazılar şayet Kur’an ve hadisler ışığında ulaşılan neticeler ise kıymetlidir ve itibara alınıp kabul edilebilir. Ama “dinin ta kendisidir” denilemez.
________________________

[1] Cürcânî, Ta’rifât, (الدليل) maddesi
[2] Nâziât suresi, 4.ayet

 

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları doldurunuz. *

You may use these <abbr title="HyperText Markup Language">HTML</abbr> tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Araç çubuğuna atla