dinikaynaklar

Hadis Nedir? Dindeki Yeri ve Önemi Nedir?

Giriş

     21.yy insanları olarak geçmişe göre daha fazla gözüken bir hastalığımızdır; bir mesele hakkında hiç araştırma yapmadan kulaktan duyma hurafeler ile fikir edinmek, ya da araştırmayı aslî kaynaklardan doğru şekilde yapmayarak kolaya kaçmak ve eleştirmek.. Müslümanlar olarak asrımızda bu hastalığın en çok tezahür ettiği mesele hadisler konusudur. Bu yazımızda hakkında bir kitap yazılacak kadar geniş ele alınması gereken bu meseleyi, ana hatlarıyla ve basit bazı mantıksal sonuçlar ile ele alacağız

1-Hadis Nedir?

     Köken itibariyle arapça bir kelime olan hadis, sözlükte eskinin zıttı olan “yeni” manasına geldiği gibi “haber” ve “söz” manalarına da gelir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in
“وَهَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ”
“Musa’nın haberi sana gelmedi mi?”[1] ayetinde haber,
فَلَعَلَّكَ بَاخِـعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَسَفاً”
“..Durum böyleyken bu son söze (kitaba) inanmazlarsa arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin!”[2] ayetinde ise “söz” manasında kullanılmıştır.

     Günümüzde halk arasında daha çok Allah Rasûl’ü sallallahu aleyhi ve sellemin sözleri olarak bilinen Hadis, ıstılâhî (terimsel) olarak ; “Allah Rasûl’ü sallallahu aleyhi ve selleme nispet edilen söz, fiil, ikrâr (onaylama) ve O’nun ahlâkî sıfatları ve fizîkî özellikleri” ile alakalı gelen nakillerin tamamını kapsayan bir terimdir.

2- Hadislerin Bizlere Ulaşmasındaki Tarihi Süreç

     Yıllarca cehâlet ile kavrulmuş arap toplumu, sadece kendilerine değil tüm dünyaya yetecek, tüm çağlara hitap edecek hidâyet nurunu bulduğunda, hakka olan açlığından ötürü ona yapışmış, uğrunda canlarını ve mallarını harcamışlardır. İslâm tarihine dair yazılmış en eski eserlerin şâhitliği ortaya koymaktadır ki İslâm; kendisine iman edenlerin bedenlerinde yaşamış, din namına ne varsa hayata doğrudan etki etmiş ve bütün bir din kültürü nesilden nesile yaşanarak aktarılmıştır.

Dînî bilgiler şekle bürünmüş olarak hayatın içinden bir parça olmanın yanı sıra, hafızalara kazınmak suretiyle de dilden dile aktarılarak korunmuştur. Sahabe döneminden itibaren Müslümanlar hadis dinlemek için uzun mesafeler kat ederek yolculuklar yapmış, bütün bir hayatını hadis talebinde bulunmak için yollarda geçiren insanlar bu uğurda ömürler tüketmiştir. O kadar ki sırf hadis öğrenmek için yapılan yolculuklar ile alakalı özel kitaplar kaleme alınmıştır. Böylece nesilden nesile, irili ufaklı ders halakalarında hadisler aktarılmış, her duyan yine kendisi gibi hadis talep eden sonraki nesillere öğrendiklerini aktarmıştır.

     Kısmen sahabe döneminde de yazıya dökülen hadisler, hicri 200’lü yıllarda artık daha yoğun bir şekilde yazıya dökülmüş, kitaplaştırılmıştır.

a) Hadislerin Yazıya Dökülmesi ve Akla Gelen Şüpheler

     İlk dönemde hadislerin yazıya geçirilmesi Kur’an ayetleri gibi yoğun bir şekilde gerçekleştirilmemiştir. Bunun bir çok sebepleri vardır. Bunlardan en meşhur olanı ve en ağır basanı “Kur’an ile karışması” endişesidir. Zira vahiy, Allah Rasul’ü sallallahu aleyhi ve sellemin vefatına kadar kesilmemiş, Kur’an ayetleri O’nun vefatına kadar inmeye devam etmiştir. Hal böyle olunca hadislerin yazıldığı taktirde Allah kelamı olan Kur’an ile karışması endişesi, onların Kur’an gibi yazılmayıp, ezberlenmek suretiyle muhafaza edilmesi durumunu doğurmuştur. O zamanlarda yazı malzemelerinin az olması da bu durumda oldukça etkili olmuştur. Fakat bununla birlikte umûmî bir yasak yoktu. Sahabelerden bizzat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in emri ile yazanlar olmuştur. Nitekim Buhari’nin yapmış olduğu nakle göre Abdullah bin Amr radıyallahu anh bizzat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin izni ile hadisleri kaleme almış bir sahabedir.

Burada akıllara gelen şüpheler, ilk bakışta makul ve etkili gibi gözükse bile işin hakikati incelendiğinde bunların gereksiz bir kuruntudan ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Şöyle ki; -ilk dönemde kısmen de olsa yazıya dökülmüş olmasını göz ardı edecek olursak- hadislerin muhafaza edilmesi için tek yöntem yazı mıdır? Yazının hafızadan daha güvenilir olduğu ispatlanmış bir gerçek midir? Hadislerin muhafazasında asıl maksat Kur’an gibi lafızların birebir korunması mıdır, yoksa mananın korunması yeterli midir? Hafızada yer alan bilginin tahrife ve bozulmaya uğraması mı daha kolaydır, yoksa kağıt üzerine yazılmış bir bilgi daha kolay tahrif edilebilir mi? Hadisler Kur’an ile eşdeğer mi tutuluyor? Ve ve ve…. İddiacıların ve şüphecilerin ortaya attıkları aslında sadece surette kalan bir takım kuruntulardır. Bu kuruntuları çürütmek için, sormuş olduğumuz bu soruları kısaca cevaplandırmamız yeterli olacaktır.

a1)Hadislerin muhafazası için tek yöntem yazı mıdır? Yazının hafızadan daha güvenilir olduğu ispatlanmış bir gerçek midir?

     Hadislerin islâm dininde delil olamayacağını öne sürenlerin, bu iddialarının altını doldurmakta kullandıkları en önde gelen başlıklardan birisi “hadislerin ilk dönemde yazı ile muhafaza edilmemesi ve sonraları yazıya dökülmesi” başlığıdır. Evet, sahabe dönemindeki bazı kısmî yazıya dökme örneklerini ve sahabeden ilim alan sonraki neslin (tabiin neslinin) yoğun yazı çalışmalarını bir kenara koyacak olursak, bugün elimizde bulunan hadis kaynaklarının aslı hicri 200’lü yıllara ancak dayanmaktadır. Fakat biz işi biraz daha ileri götürelim ve hadislerin sahabeler döneminde ve sahabelerden bu ilmi alan ikinci nesil zamanında da hiç yazılmadığını varsayalım. Durum gerçekten böyle olsaydı bile bu, hadislerin delil olmasına mani olur muydu? Hayır..

Burada meselemizin odak noktası ‘bilginin nasıl korunacağı’ konusudur. Yazmak suretiyle korumak, bilgiyi koruma yollarından sadece bir tanesi ve hatta bazen en zayıf suretidir. Bunun dışında bilgi “hayata aktararak şekillendirmek” ve “hafızalarda saklamak” suretiyle de korunabilmekte, hatta bu son ikisi bir çok kere yazmak sureti ile korumaktan daha etkili, daha güvenilir ve o bilginin amacına daha uygun olabilmektedir.  Zira yazı, üzerinde değişiklik yapılması mümkün olan bir bilgi saklama metodudur. Özellikle eski devirlerde bir bilgi yazıya döküldüğünde, mürekkepleri sıvı ve sıcak maddeler ile yumuşatıp yazı içerisinden herhangi bir kelimeyi silmek ve yerine başka bir kelime yazmak mümkün ve kolaydı. Veya sert kayalar ve hayvan derileri üzerine yazılmış yazıları kazımak suretiyle değiştirmek mümkündü. Eğer ilk dönemden itibaren hadisler sadece yazıya dökülmek suretiyle muhafaza edilmiş olsaydı ve ezber metoduyla muhafaza edilmeseydi  bahsettiğimiz şekilde bir tahrif söz konusu olacağı için hadislerin tamamından şüphe edilecekti. O zaman burada “hadisler hem yazılırdı hem de o yazılanlar ezberlenir ve değişiklik yapılmaktan korunurdu.” şeklinde bir alternatif akla gelir ki iyi düşünüldüğü taktirde burada da hakikatte muhafazanın “ezber” ile olduğu anlaşılacaktır. Kaldı ki sahabelerden gelen bir çok nakle göre onlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden aldıkları hadisleri vahiy sonrası dönemde yazıya dökmüş ve ezberlerini sürekli olarak tazelemişlerdir.

     Yazı haricindeki bir diğer etkili ve güvenilir yöntem ise “yaşantıya dökmektir.” Kur’an-ı Kerim’i mü’minlere tefsir etmek ile görevli olan Peygamber’in açıklamaları ve fiilleri manasına gelen hadisler, inandığı dini dört dörtlük ve A’dan Z’ye kadar yaşamak için çabalayan ilk nesil olan sahabeler tarafından hayata dökülerek şekillendirilmiş, Peygamber’in ağzından çıkan kelimelere adeta bir beden giydirilmiş ve hayata yansıtılmıştır. Böylelikle zihinlerde ezber ile tutulan hadisler, şekil olarak da bir sonraki nesle aktarılmıştır. Bu ise tahrif edilmesi çok kolay olan yazıdan daha güvenilir ve adeta tahrifi imkansız bir koruma şeklidir.

a2) Hadislerin muhafazasında asıl maksat Kur’an gibi lafızlarının birebir korunmasından mı ibarettir yoksa manasını korumak yeterli midir?

     Şüphe edenlerin ve hadis karşıtı iddiacıların ortaya attıkları meselelerden biride hadislerin ezber yolu ile birebir aktarılamayacağı meselesidir.
     Bu meseleye doğrudan girmeden önce şu soruyu sormamız gereklidir: Hadislerin korunması ve aktarılmasında hedeflenen şey nedir? Amaç birebir lafızları mı korumaktır, yoksa mananın korunması yeterli midir?

     Hadislerin aktarılmasını, Kur’an’ın aktarılması ile kıyas etmek burada atılacak olan en temel yanlış adımdır. Zira Kur’an lafzı ile mu’cez; yani insanlar tarafından yazılması ve söylenmesi imkansız olacak kadar belağat içeren bir kitaptır.[3] Bu durum Kur’an’ın Arap edebiyatının zirve olduğu ve yetenek açısından eşi benzeri olmayan şairlerin bulunduğu bir dönemde, mucize olarak indirilmesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Kur’an, aslı ve amacı itibariyle lafızlarıyla birebir korunması gereken, kelimelerinin dizilişi itibariyle hassas yapıya sahip olan bir kitaptır. Hadislerde ise aynı şey söz konusu değildir. Hadisler; Mu’cez olan Kur’an’ın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından açıklamasından ibarettir. Hadislerde önemli olan muhtevadır. Dolayısıyla Kur’an’ın korunmasında olduğu gibi hedef, lafızları birebir korumak ve aktarmak değil, manayı doğru şekilde aktarmaktır. Bu hikmete binaen muhaddisler mana ile rivayetin caiz olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu cevaz mutlak değildir. Hadis usulü kitaplarında bu mesele tafsilatlı olarak ele alınmış ve mana ile rivayet yapan kişinin  fakih olması; yani manalara derinlemesine vakıf olan ve kastedilen manayı yanlış ifade etmeyecek kişiler olması şart koşulmuştur. Bu vasfın kendisinde bulunmadığı kişilerin ise rivayetleri mutlak olarak kabul edilmemiş ve ihtiyatlı yaklaşılmıştır.

     Bu anlattıklarımıza binaen şunu da belirtmek gerekir ki birebir lafızları korumayıp hadislerin manasını korumakla yetinmek, asgari düzeyde bir korumadır. Yoksa gerek sahabelerin gerekse sonradan gelen bir çok muhaddisin tutumuna baktığımızda hadislerde de lafızların birebir aktarımına çok dikkat ettiklerini, hatta bazı sahabelerin manaya etki etmeyecek  en ufak değişikliklere karşı bile hassas bir tutum sergilediklerini görmekteyiz.

     Özetleyecek olursak; Hadislerin Kur’an gibi yazı yolu ile değil, ezber yolu ile aktarılması, istenilen amaca ulaşmaya engel değildir. Zira Kur’an indiriliş gayesine itibarla mu’cez olması sebebiyle birebir lafızları ile korunması gereken bir kitaptır. Hadislerin ise mana itibarıyla korunması ulaşılmak istenen netice için yeterlidir. Dolayısıyla ezber ile muhafaza edilmesinden kaynaklı olarak doğması muhtemel olan –manayı değiştirmeyen- lafız değişiklikleri sorun teşkil etmemektedir.  

b) Hadisler Kur’an ile Eşdeğer mi tutuluyor?

     Şüphecilerin ve hadis karşıtlarının söz konusu meselede hadislere karşı çekingen davranmalarının sebeplerinden biride “Kur’an ile hadisi eş tutma” endişesidir. Bu endişe içeriği itibarıyla makul bir endişe olmakla birlikte yersizdir ve usul ilimlerini bilmemekten kaynaklanmaktadır.  Zira fıkıh usulü, din(kelam) usulü ve hadis usulü ilimlerini detaylı şekilde ve aslî kaynaklarından okuyan kişiler görecektir ki “hadis ile Kur’an’ın mutlak olarak eş tutulması” söz konusu değildir. Burada “İslam’da ne delildir? Ne delil değildir?” başlıklı yazımızda  tafsilatlı olarak değindiğimiz gibi, İslâm dini haberler bütünüdür. Aslı itibariyle Kur’an ve Hadis, her ikisi de bizlere gelen bir haberdir. Her haber, geliş yoluna göre değerlendirilir. Dolayısıyla tıpkı Kur’an gibi tevatür yoluyla gelen hadisler haricinde hiçbir hadis delil olarak alınma konusunda Kur’an gibi değerlendirilmemiştir. Kur’an ile çelişik gözüken ve cem etme(aralarını uyuşturma) imkanı bulunmayan hadisler senet itibarıyla sahih bile olsalar itibar görmemişlerdir. Bu başlığı burada kısa tutuyor ve “İslam’da ne delildir? Ne delil değildir? başlıklı yazımızı okumanızı tavsiye ediyoruz.

3- Hadislerin Dindeki Yeri ve Önemi

    İslâm dini Kur’an ve Hadis’in birlikteliğiyle bütünlük kazanır. Hadisler Kur’an’ı açıklayıcı bir konumdadır. Evrensel olan ve kıyamet vaktine kadar hükmü geçerli olan bir kitap olmasının tabîî bir sonucu olarak Kur’ân, tafsîlî değil icmâlî (özet) bir kitaptır. Burada Kur’an’ın icmâlî olması eksik olması şeklinde değil, kısa olması manasında anlaşılmalıdır. Yani aslı itibarıyla her şey Kur’an’da vardır. Fakat bu varlığın bizlere tezâhürü farklı yollar ile olur.

Şöyle ki;

a) Bazı meselelere dair hükümlerin Kur’an’dan bize tezâhürü bizzat Kur’an’ın o meseleyi husûsî ve tafsîlî olarak ele alışı ile olur. Mesela ölen kişinin geride bıraktığı malının taksim edilmesi konusunu Kur’an ayetleri doğrudan ele almıştır. Bu doğrudan ele alış “meseleye husûsî olarak değinmiş olması” manasına gelir. İlgili ayetlerde kime ne kadar verileceği de açıkça yazılmış. Buna ise “Kur’an’ın meseleyi tafsîlî olarak incelemiş olması” denir.

b) Bazı meselelere dair hükümlerin ise Kur’an’dan bize tezâhürü husûsi ve icmâlî; yani ana başlıkları ile olur. Mesela Kur’an-i Kerim namaz meselesini doğrudan ele alır. Özel olarak hakkında ayetler inen namaz, Kur’an’ın emri ile farz kılınmıştır. Bu durum Kur’an’ın bu meseleyi husûsî olarak ele alması demektir. Fakat bu emrin nasıl yerine getirileceği, namazın nasıl kılınacağı, hangi durumların namazı bozacağı vb. konulara Kur’an değinmemiştir. Bu ise Kur’an’ın ana başlığını husûsî olarak ele aldığı meseleyi mücmel olarak bırakması; yani tafsilâta girmemesi demektir.

c) Bir çok meselenin ise Kur’an’dan bize tezâhürü delâlet yoluyladır. Bu kısımda yer alan ayetlerde Kur’ân söz konusu meseleye husûsî olarak değinmez. Zaten böyle bir durumda tafsilattan da bahsetmemiz söz konusu değildir. Kur’an’dan bize bu üçüncü şekilde; yani delâlet yoluyla gerçekleşen tezâhürler umûmî bir takım emirler, umûmî bir takım yasaklar ve yine umûmî bir takım kâideler ile meydana gelir. Bunların her birine misal verecek olursak;

1)Umûmî emir ile gerçekleşen tezâhüre misal: Allah Teala bir ayetinde şöyle buyurmuştur; “Rasul (Peygamber) size ne verirse onu alın. Ve sizi neyden men ederse ondan uzak durun.”[4]

Bir başka ayet ise şöyledir; “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Ve Rasul’e itaat edin. Ve sizden olan yönetim sahibine de.”[5]

     Bu iki ayet herhangi bir mesele ile kısıtlanmaksızın Allah Rasûl’ü sallallahu aleyhi ve selleme itaat etmenin gerekliliğini anlatmaktadır. Bu ayetlerde namaz gibi yada miras meselesi gibi özel bir konu husûsî  olarak ele alınmamış, aksine birçok meseleyi içinde barındıran umûmî bir emir söz konusu edilmiştir. Umûmî olarak gelen bu emir, Kur’ân ayetleri içerisinde kendisine hiç değinilmeyen ya da değinilse bile tafsîlâtına girilmeyen, fakat hadislerde açıklandığı şekil ile bizleri mükellef kılmış, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden bizlere sahih olarak gelen rivâyetlerin gereğince amel etmemiz gerektiğini bizlere hatırlatmıştır.

2) Umûmî yasaklara misal: Allah Teala bir ayette şöyle buyurur;  “Allah ve Resul’ü herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, hiçbir erkek veya kadın müminin, o konuda başka bir tercihte bulunma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, apaçık bir yanlışa düşmüş olur.”[6]

     Bu ayet yine herhangi bir mesele ile kısıtlanmaksızın Allah Teala’nın yanı sıra O’nun  Rasul’üne de isyan etmeyi ve O’nun vermiş olduğu hükümleri çiğnemeyi yasaklamıştır. Buna binaen herhangi bir meselede Allah Rasul’ü sallallahu aleyhi ve sellemin bir emrine, yasaklamasına ya da bir öğretisine karşı çıkıp kabullenmemek haram kılınmıştır. Bu bağlamda mesela namazın rekatları, kılınış şekli ya da vakitleri ile alakalı “Kur’an içinde bir bilgi yok” diyerek aykırı görüşte bulunmak, hakikatte Allah Rasul’u sallallahu aleyhi ve selleme isyan etmek olup, Kur’an’ın umûmî olarak gelen bu yasağına muhatap olmayı gerektirir.

3) Umûmî Kâidelere misal: Allah Teala bir ayetinde bizlere şöyle hitap etmiştir; “O halde, gücünüz yettiği kadar Allah’a karşı gelmekten sakının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğiniz için harcayın”[7]

Bu ayetin içerdiği umûmî kaideye göre kişi gücü yettiğince Allah Teala’nın emir ve yasaklarına uymalıdır. Gücünün yetmediği yerde ise mes’ul değildir. Bu ayetin manası, Kur’an’ın kendisine özel olarak değinmediği bir çok meseleyi içine alan bir kâideyi içermektedir. Misal verecek olursak; Başına silah dayatılan biri, içki içmek ve sigara içmek fiillerinden birini yapmaya mecbur bırakılsa, her ne kadar sigara içmek mübah/caiz bir fiil olmasa bile yasaklığına dair husûsî bir ayet gelmediği için, hakkında husûsî ayet ile yasak gelen içki yerine tercih edilir. Yani iki zarardan en hafifi tercih edilir. Böylelikle kişi, elinden geldiği nispetle Allah’ın emrine uymuş, yasakladığı işten ise sakınmış olur.

     Özetleyecek olursak Kur’an;  geliş amacı, hitap ettiği kitleler, hitap ettiği çağlar ve günden güne artan meselelerin çokluğu düşünüldüğü taktirde neden icmâli (özet) olduğu anlaşılan bir kitaptır.  Aynı şekilde Kur’an’ın bizlere hitabının tezâhür etme çeşitlerini göz önüne getirdiğimizde de hem Kur’an’da hakikatte her şeyin aslının olduğu, hem de hadislerin önemi, dindeki konumu ve gerekliliği anlaşılmaktadır.

NETİCE

     Allah Teala her şeyi yaratan, hikmet sahibi olan bir varlıktır. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ise bizlere göndermiş olduğu son elçisi, Kur’an ise son kitaptır. On dört asır evvel gelen ve kıyamete kadar gelecek tüm insanlara bir çağrı, bir hitap olarak kendini vasıflayan Kur’an’ın; bu amacı gerçekleştirebilmesi için icmâli olması son derece makuldur. Dolayısıyla bizleri her şeyden “doğrudan ve husûsî olarak değinmek ile” haberdar etmeyen Kur’an, bir takım umûmî emirler, yasaklar ve kâideler vererek Peygamber’in  ayrıntılı olarak ele aldığı hadisleri ile amel etmeye yönlendirmiştir. Hadislerin bizlere ulaşma yolları muhaddisler tarafından ele alınmış, her rivâyet o rivâyeti bizlere nakleden râvilerin adaletleri ve hafızaları incelenmek suretiyle süzgeçten geçirilmiş, geliş yolu sağlam olanlar ile zayıf olanlar ayıklanmış, sahih bile olsa Kur’an ile uyuşturulması imkansız olacak kadar zıt olan hadisler kabul görmemiş, böylelikle her bilgi kuvvetine göre değer kazanmış ve Kur’an ile eş değer tutulmamıştır. Hadisler sadece ezber ile değil, pratikte hayata dökerek de şekillendirilmek suretiyle nesilden nesile aktarılmış, ezberlerdeki bilgilerin manası kendisini yaşatarak devamlı gözler önünde bulundurularak pekiştirilmiştir. Tüm bunlarla beraber hadis karşıtlarının dillendirdiklerinin aksine henüz sahabe döneminden itibaren hadis yazımı başlamış, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin vefatıyla yazım işi çoğalmış, sahabeden bu ilmi alan nesiller tarafından ise zirveye ulaşmış, neticede hicri 200’lü yıllarda yazılan eserler büyük kalabalıklar tarafından bizlere kadar aktarılmıştır.

     Tüm bunlara rağmen hadislerin varlığını inkar etmek, tarihte görülmemiş metotlar kullanılarak sağlamı ile zayıfı ayrılmış hadislerin sahih olanları ile ameli reddetmek, tüyleri yolunmuş bir tavuk misali İslam ortaya atmak olur.

Selam hidâyete tabi olanlar üzerine olsun.
_______________________

[1] Tâhâ sûresi, 9
[2] Kehf sûresi, 6
[3] Bundan dolayı bir çok ayette Allah Teala Kur’an’ın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından uydurulduğunu söyleyenlere “Hepiniz toplanın ve tek bir sure yazın”, “On tane ayet uydurun” diyerek meydan okumuştur. Kur’an’ın; edebiyatın zirve olduğu bir dönemde indiği ve müşriklerin Kur’an’ın batıl olduğunu ispat etmekteki hırsları göz önüne alındığında eşsiz bir kitap olduğu anlaşılacaktır
[4] Haşr sûresi, 7
[5] Nisa sûresi, 59 
[6] Enfal sûresi, 20
[7] Tegabun sûresi, 16

1 Yorum

  1. Cevap

    Allah razı olsun kardeşim

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları doldurunuz. *

You may use these <abbr title="HyperText Markup Language">HTML</abbr> tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Araç çubuğuna atla